20 Haziran 2010 Pazar

Le Petit Prince: Babam...

Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi...

Ve ayrılma vakti geldiğinde “Ah! Sanırım ağlayacağım” dedi tilki. “Bu senin hatan” dedi küçük prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedim. “Doğru, haklısın” dedi tilki.“Ama ağlayacağını söyledin!”“Evet, öyle.”“O halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”“Hayır, oldu. Buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım. Şimdi git ve güllere bir kez daha bak. O zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek olduğunu anlayacaksın. Sonra bana veda etmek için buraya geri döndüğünde, sana hediye olarak bir sır vereceğim.”

Küçük prens güllere bir kez daha bakmaya gitti. “Hiçbiriniz benim gülüm gibi değilsiniz. Çünkü henüz hiçbiriniz evcilleşmediniz. Ve siz de hiç kimseyi evcilleştirmediniz” dedi onlara. “Siz tıpkı tilkinin benimle karşılaşmadan önceki hali gibisiniz. Dünyadaki binlerce tilkiden yalnızca biriydi o. Ama ben onunla dost oldum ve şimdi artık o özel bir tilki.”Güller bu duyduklarına çok bozuldular.“Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamını feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarın onu üşütmesini engelledim. Tırtılları onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmaları için bıraktım). Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarına katlandım. Çünkü o benim gülüm.”

Bunları söyledikten sonra tilkinin yanına döndü.“Elveda” dedi.“Elveda” dedi tilki de. “Ve işte sırrım: Bu çok basit. İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.”“Temel olan şeyi gözler göremez” diye tekrarladı küçük prens. Öğrendiğinden emin olmak istiyordu.“Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir” dedi küçük prens.“İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun.“Gülüme karşı sorumluyum” diye tekrarladı küçük prens, öğrendiğinden emin olmak için. Sonra yoluna devam etti....

23 Mayıs 2010 Pazar

GÜNEŞLİ PAZARTESİLER



Merhaba...
Bundan böyle her pazartesi güneş ile mandalina ağacı arasında bir yerlerde olacağız...
Neden Güneşli Pazartesiler?
Kuşkusuz bu ismi seçmemde; Fernando Leon De Aranda' nın yönetmenliği yaptığı ve Javier Bardem' in muhteşem performansını sergilediği, pek çok festivalde ödüle layık görülmüş İspanyol asıllı filmin etkisi büyük.
Kuzey İspanya' da endüstrisi gelişmiş, işsizliğin tıpkı yalnız ve güzel ülkem gibi fazla olduğu bir ülkede..
Altı erkeğin....bir arkadaş barında ...
düşlerini, sıkıntılarını, mutluluklarını, korkularını, kaygılarını, öfkelerini...yani yaşama dair olan ne varsa herşeyi...ama en çok tatsız sistemi.. sınırsız bir ironi ile sorguladıkları; sizi adeta koltuğa mıhlayan bir sade sinema şöleni...
Her sabah beraber binilen Lady Espana yolcu motoru ...
Katıldığı eylemde, kırdığı sokak lambasının borcunu, zorla tahsil etmeye çalışan devlete kefaletinin ödeyen arkadaşına, borcunu başka bir lambayı kırarak ödeyen adam Santa; balık fabrikasında çalışan karısını iş dönüşü öptüğünde "balık kokuyorum" mahçubiyetine: " hayır deniz kızı kokuyorsun" cevabını veren Jose...ve diğerlerinin öyküsü...
Hani o çok bilinen Ağustos Böceği ve Karınca' nın masalını işleyen...Yıllardır bize antipatik gösterilen Ağustos Böceği ve çok bilen, doğru, dürüst karıncaya başka türlü bir ironi ile bakan, damakta hoş bir tat bırakan, keyifli bir öykü...
Her gününü Pazar günüymüş gibi yaşayan, Pazartesilerini güneş altında geçiren, sokak aralarında acil çıkış arayan bu insanların hikayesinden öykünerek; her pazartesi sendrom yaşayan ama inadına hayal kuran, ruhunun bir köşesinde Bodrum mavisini barındıran, "Başka türlü birşey benim istediğim..." diye söze başlayanları ekleyerek... kendime uzun, ince ve güneşli bir yol çizdim....
Sol yanında deniz devam eden, sağında ağaçların, yeşilin eksik olmadığı, ara kaçışlı, oksijenli yani bol nefesli bir yol...
Çöp adamlardan çıkıp, varolmanın dayanılmaz tadını iliklerimize kadar hissettiğimiz, insan olduğumuzu mutlak hatırladığımız ve hatırlattığımız...
"Yaşamak şakaya gelmez...büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın.." felsefesindeki sincaplar(!) olduğumuz için bir de...
İşte tam bu yol için...
Güneş için...
İnadına hayat için...
Güneşli Pazartesiler için...
Benimle yürür müsünüz?




15 Mayıs 2010 Cumartesi

KÜÇÜLÜYOR HERŞEY..EVET SEN DE...GERİSİ LAF-Ü GÜZAF...!



Küçülüyor herşey...
Arabalar küçülüyor...
Telefonlar...teknolojik takımlar taklavatlar...
Büyüyen şehirlere karşın evler küçülüyor..
Odalar...
Odalarla beraber o odada bulunanlar...
Sofralar küçülüyor...
Bazen sorgusuz bir tabak daha konan sofralar...
Kitaplar da inceliyor mu...
Yoksa bana mı öyle geliyor...
Büyük ülkeler dağılıyor...küçük ülkeler oluyorlar...
Balıklar gittikçe küçülüyor...
Yok işte artık o lüferler, palamutlar...deli sarpalar...
Sigaralar bile küçülüyor...
Büyük ağaçların önüne minyatür güzellikler çıkartılıyor...
Küçülüyor beklemeler...ebemkuşağı...yediverenler...
Müzikler küçülüyor...yeri doldurulamıyor...ah o senfoniler...
Büyüyen özgürlüklere, meydanlara inat... fikirler küçülüyor ne hazin...
Anlık hazlar örtüyor...koşulsuz büyük mutlulukların üzerini...
Saatler...takvimler...
Vakitler daralıyor...
Telaşeye mahal yok...
Çünkü hayal eden yok...sabreden yok..bekleyen hiç yok..
Paylaşımlar azalıyor...
Ya yürekler?...
Yürekler küçülüyor en önemlisi...
Dar geliyor "sen" liğin tadını çıkaran pul kadar yüreğine...
Ağzına pelesenk olmuş "biz"...
Gerçek "biz" maalesef orada da yok...

Ve zavallı insan...
Boyları büyüyor...
Büyüyor kalıpları...
Lakin Ademoğlu sınıfta kaldı...
İşin kötüsü geçer bile alamadı..
Üstelik hala ağzında: dürüstlük..ahlak...Mevlana...insanlık...Araf...
Evet sen de!
Gerisi laf-ü güzaf....!


9 Mayıs 2010 Pazar

Satsuma' nın Seçtiği Yılın Anneleri



ANNELERİN ANNESİ ..."ANNEM"


En sevdiğim...Beni büyütenim...benimle büyüyenim...beni koşulsuz sevenim...hep sevecek olanım...beraber adım attığım...her nedense tuvalet kapılarında arkasından ağladığım...düştüğümde elimi tutanım..."düşeceksin demiştim sana" diye bağırmayanım...esmerliğinin içindeki gizli kızıllığın...işte o benim esmer günlerimdeki gizli kızıllığım...çeneme doğru yola çıkan her şuursuz damlada, sınırsız ışığınla bardağın dolusunu hatırlatanım...bana her daim karanlık geceleri değil, günü, güneşi, çiçeği, pembeyi yaşatanım...sen...anlatmaya mürekkebimin yetmediği en büyük zaafım...her sendelediğimde yanımda olmasan da, varlığınla bana yeniden adım attıranım......ez cümle beni bugünkü ben yapanım...
ilk harflere sakın bakma...
bugün bildğim tek şarkıyı okuyacağım sana...
"...benim annem güzel annem ben al kollarına...
kucağında okşa beni ninniler söyle bana..."






BİR KOLTUKTA İKİ KARPUZ: ABLAM....


Doğduk...sarmaştık...az büyüdük...beraber oynaştık...gün geldi...ayrıldık...özleştik...ağlaştık...vakti geldi yeniden birleştik...savaştık...sonra yeniden ayrıldık...uzaklardan sırnaştık...tek gerçek...hiç durmadık...dibine kadar yaşadık...Çocuk gözlerimin ilk arkadaşı...barbi bebeklerimin sırdaşı...Erol kahramanının ilk atı...şimdilerimin can yoldaşı....

Ne zaman büyüdün sen...koca bir kadın oldun...ne zaman...?

Son İstanbul yolculuğumda...senin yatağına yattım...dünyanın iki harikasından birini bir koluma, diğerini öbür koluma aldım....sardım sarmaladım...tavana baktım...nasıl başarabildiğini anlamaya çalıştım tek ve tek başına...kaybettiğim iki canın yerine, iki can vermiştin, ve bir türlü sağol diyememiştim sana...Törpülenmiş köşelerinin kahramanı oldu omuzların...Sen, benim hayal bile edemeyeceğim kadar harika bir anne oldun...

Bugün senin günün...Bugün önce çocuklarına bak ve yaradana sonsuz şükret...Sonra aynaya bak, gülümse..ve kendine teşekkür et...





UFACIK, TEFECİK, İÇİ DOLU TURŞUCUK : SELMİNELLİ

Sanatçı... herkesin duyduğunu...herkesin gördüğünü...herkesin hissettiğini...herkesin düşündüğünü...farklı şekilde duyan...farklı şekilde gören...farklı şekilde hisseden...farklı şekilde düşünen...farklı şekilde yorumlayan...farklı şekilde yansıtandır... duyulmayanı duyan... görülmeyeni görendir.... Bunlara kendi yorumunu katandır....

Bir sanatçının eserini ortaya koyma zamanı mutlak uzun...ve sancılıdır...Ama sanatseveri sadece eseri ilgilendirir...

Bir gün avlumun turkuaz kapısı aralanır...yıllar sonra içeriye genç bir adam girer...Onunla geçirilen bol paylaşımlı az zamanın tadı kalır damaklarda...Selminelli...ben senin anneliğinde yoktum yanında..oralarda...ama kendi sanatsal dehanı kullanarak kalbinden...ruhundan...duygularından harmanladığın "özel" eserine uzun uzun baktıkça, daha da büyüleniyor ve saygı duyuyorum sana ve sanatına...

Annelik bir sanatsa...bugün en çok senin günün kutlu olsun...







YONCAAA PABUCU YARIIIM...ÇIK DIŞARIYA OYNAYALIIIMMM...

İşte geldik ünü memleket sınırlarını da aşmış...dünyanın en çılgın...en sınırsız...en sıcak...en sempatik...en empatik...en tahtası biraz eksik...en bizden annesine...

Bu yazım..o tatlı serseriler avluma ayak bastığından değil....
Melek babalarımızdan da değil...

Her sabah güne senin yazılarınla uyandığımdan...bizimle paylaştığın mutluluklarından...şaşkınlıklarından...kırgınlıklarından... kızgınlıklarından...kaygılarından...telaşlarından...
heyecanlarından...sorumluluklarından...şarkılarından...ama en çok doğallığından...
Çocuklarının her anlarında...yanlarındaymış kadar olmaktan...
Hayata tutunduğumuz mandallardan biri olmaktan...ve o mandallardan biri olmandan...
Yani onları seninle büyütüyor olmaktan...çok ama çok mutluyum...
Bugün en önce senin...ama senin kadar benim de günüm...
..satsuma( içi rahat)

22 Nisan 2010 Perşembe

Zaman! Cigaramın dumanına sarsam, saklasam seni...


Hızla ilerliyor güneş...durmuyor...
Yaşananları..
Ve de yaşanan anları...
Yaşanmayanları...
Bazen yaşanamayanları
Takıp, asmalı bu telaşlı güneşe...
Ağırlık yapsın da,
Onu az yavaşlatsın diye...
Yürümüyor...
koşuyor sanki yelkovan
Akrep te onun peşi sıra..
Adı üstünde akrep bu
Kırmızı bir ateş ensesinde...
diğer adı pişmanlık..
Hep önünde gözbebekleri,
Dönmüyor bile arkasına..
Turuncu dalgınlığım..
Basitçe geçip gidiyor yanımdan.
Topuk sesleri de gelmiyor artık uzaktan..
Dizlerimde yeşil hırkam..
İnadına bekliyorum...
Ama zaman beklemiyor ki...

27 Mart 2010 Cumartesi

Hoşçakal İstanbul...



İstanbul...
Benim ilk sevgilim...ilk sevdiğim...
Dört yıl önce,
sebepsiz bir telaşla veda edemediğim...


Gençliğimin haşin göz kamaşmasıydın sen, düştüğümde elimi tutmayanım...
Estin gürledin yıllarca, ..kabulüm.. dedim
Bedelini peşin peşin, biçare ben ödedim....


Göndereceğim adresi bilmediğim, kahır mektubum...
ve sen bir sabah böyle buyurdun...
Olmayacak duaya, aminim oldun...


İyi bir Fransız filmine son biletimdin sen...
Boğazımda ufak bir yumruyla..
vazgeçtiğim aşkım, devrimim...
Üzerine dans etmeyi, hiç beceremediğim...


Tuzunu bastım gönül yaralarıma, boğazının.. bilmem..kaç zaman..
Kaç ihanetini gördüm, sayamadım...
Her seferinde geri döndüm, gururum çantamda ve başım eğik...koynuna...


Anlatılan hikayelerin her daim değiştiği ey yedi tepelim...
Hadi anlaşalım..
Sen benim değilsin artık,
Çocuk gözlerimdeki gibi benim...


Küskünlüğüm yok sana,
Her dizem, yıllarca suskun kalmış başka bir hece...biraz bilmece...
Affet beni... bu sadece...gecikmiş bir helalleşme...


Varsın kalmasın üzerinde, biraz saçım, biraz kokum, az tozum...
Gidişin, artık hesabı olmaz..

Elbet bir gün, sen de beni unutursun....


Hoşçakal İstanbul....









4 Şubat 2010 Perşembe

ODTÜ YAPAR !!!


Bu resim önce Ankara'nın,
ama en çok ODTÜ ' nün bir yansıması;
yani bir diğer adıdır...
Helal olsun binlerce kere size can dost ODTÜ!
Yine gösterdiniz farkınızı...
İşte tam bu yüzden,
kök salıyorsunuz,
hiçbirşeye benzemiyorsunuz
"çin işi üniversiteler"in neden size erişemediği sorusunun tokat gibi cevabıdır bu...
diğerleri bol bol konuşur , bakar...
ODTÜ YAPAR!

24 Ocak 2010 Pazar



UĞURLAR OLSUN...

Bir Pazar Sabahıydı Ankara Kar Altında
Zemheri Ayazıydı Yaz Güneşi Koynunda
Ucuz Can Pazarıydı Kalemim Düştü Kana
Zalımlar Pusudaydı Bedenim Paramparça
Ucuz Can Pazarıydı Kalemim Düştü Kana


Uğurlar Olsun Uğurlar Olsun
Hüzünlü Bulutlar Yoldaşın Olsun
Bir Keskin Kalem Bir Kırık Gözlük
Yürekli Yiğitlere Hatıran Olsun

Çevirdim Anahtarı Apansız Bir Ölüme
Şarapnel Parçaları Saplandı Ciğerime
Ucuz Can Pazarıydı Kan Doldu Gözlerime
İsimsiz Korkuları Katmadım Yüreğime
Bembeyaz Doğruları Yaşadım Ölümüne


Selda Bağcan

22 Ocak 2010 Cuma

BAŞINIZ ÖNE EĞİLMESİN!

Haklı davanızda,
hakların verilmediği, alındığını öğretisi ile büyümüş bir insan olarak,
geçici hevesler için,
demokrasi adı altında sahip olduğumuz tüm değerleri satan,
kış uykusuna yatan,
uyuyan, uyutan
dalkavuklardan,
yalnız ve güzel ülkemi patron odalarından ve rooflardan sözde kurtaran arsız aydınlardan hicap duyarak,
artık en önemli erdem olan,
unutmayarak ve de unutturmayarak!!!
sonuna kadar ...
beynen ve ruhen...
yanınızdayım...





Yukarıdaki resme iyi bakın...
bu resimdeki kadın 86 yaşındadır...
fikri, düşüncesi her ne olursa olsun,
size uysun ya da uymasın...
ortanın hangi tarafında durursa dursun...
Ankara’nın koynunda,
biçare ayazın dağlayan soğuğunda,
tam 86 yılı durmamacasına koşan yılı devirmiş,
kaç insan evladı kaloriferli evinden, sıcacık yatağından çıkar da,
tekel işçileri ile,
içindeki ateş mum alevine dönmüş bir tenekenin başında,
bir taburede,
sabaha kadar,
onlarla birlikte,
bir yalnızlığı,
bir kaderi,
bir başkaldırıyı,
haklı bir isyanı paylaşır...

O resimde olmak onuru;
siyasetçisini bırakın,
bu dünyada kaç insana nasib olur...

Hırsı kızdırır;
Affı beni de kanatır...
Ama bu yaşıma değin gördüğüm tek gerçek:
Yukarıdaki kadın,
Ateş yanan bir tenekenin başında,
Sabaha kadar,
Tekel işçileriyle,
Ankara’nın ayazındaydı...
ECEVİT soyadı,
bu inancın,
bu desteğin,
halkçılığın diğer adıdır...
Kimsenin adını boşuna dağlara yazmazlar demişti babam...
Haklıymış...

Anlayana
Ozan şöyle devam eder:


Ölenler
dövüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!
Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!


Nazım Hikmet



18 Ocak 2010 Pazartesi

“KİRAZ” ÇİÇEK AÇMAYA DEVAM EDİYOR...!




Bir kadın düşünün...
Denizli’ de doğuyor...çalışıyor çalışıyor ve öğretmen oluyor...1998 yılında türkçe öğretmeni olarak Bodrum’a atanıyor..

Atandığı okulda önce müdür yardımcılığı derken kent merkezine 30 kilometre uzaklıktaki Çiftlik köyü İlköğretim Okuluna müdür olarak atanıyor...yaklaşık 57 yıllık eski bir köy okulu...150 öğrenci dört derslikli binada zor koşullarda okumaya çalışıyor...yani okul var da yok...

Okulu çağdaş bir eğitim kurumu seviyesine getirebilmek adına okulda yatıp kalkmaya başlıyor ve topuklu ayakkabılarıyla sponsorluk için çamurlu yollara düşüyor. Valilik ve kaymakamlıktan başlıyor, tüm sivil toplum dernekleri, kulüpler, holdingler, belediye, spor kulübü derken gezmediği yer, sıkmadığı el kalmıyor..

Elbette azmin elinden hiçbir şey kurtulmuyor ve iki trilyonluk kaynak sağlıyor. 16 derslikli üç katlı modern bir bina yaptırıyor...kalorifer, televizyon ve dvd li sınıflar, sonra laboratuvar, kütüphane, bilgisayar sınıfları...ardından bir bando takımı kuruluyor...eski sınıflar lojmana dönüştürülüyor... yetmiyor...AB kapsamında dünya bankasından kredi sağlayarak köylü gençlere İngilizce, kadınlara el sanatları, hediyelik eşya, dikiş-nakış kursu verilmesine de önayak oluyor..

Bir kadın düşünün...
Köyde gerçek bir mucize gerçekleştiriyor... İlk 17 öğrenci Anadolu ve turizm meslek liseleriyle süper liseye giriyor.. o kadının başardıklarından sonra Dağ köyü Çiftlik'ten kent merkezine olan eğitim göçü tersine dönerken, Bodrumlu aileler çocuklarını 12 öğretmenin ders verdiği köy okuluna yazdırmak için sıraya giriyor.


Bu mucize hikaye; Posta,Radikal ve Hürriyet gazetelerinde 'Her köye böyle bir Kiraz gerek', Öğretmen Mucizesi', 'Dalları bastı Kiraz' şeklinde çıkan haberlerle Ulusal gündeme taşınıyor.


Bu haberlerin ardından kısa bir süre sonra merkezde hayrırsever bir çift tarafından yaptırılan Mahinur Cemal Uslu İlköğretim Okulu’ na vekil okul müdürü olarak atanıyor...


Bir kadın düşünün... modern binası ve imkanları ile örnek teşkil eden bu daha şanslı devlet okulunda da oturmuyor...5 yıl içinde ciddi bir kurum kültürü oluşturuyor, Ulusal kalite hareketine katılıyor...İyi bir ekip kuruyor...Önce ISO belgesi alınıyor..hemen ardından beyaz bayrak...
5 yıllık taze bir okul düşünün... teniste birincilik, karatede birincilik, voleybolda ikincilik ve üçüncülük...sosyal aktiviteler, duvarlarında rengarenk resimler...müdür odasının kapısının daima açık olduğu, güleryüzlü bir okul düşünün...Bodrum’ da herkesin kolej zannettiği, etrafta kolej diye bahsettiği aslında bir devlet okulu...


Bodrum’ da güzel şeyler de oluyor...


Türkiye’de hala idealist öğretmenler ve yöneticiler var..


Müdür odasındaki kupalara ve plaketlere bakarken “ Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz” sözü düşüveriyor gölge gibi aklıma ...


Bir kadın düşünün...adı:Süheyla...soyadı: Kiraz...
Gülümsemesini hiç ama hiç kaybetmiyor...
Biliyorum ki nerede olursa olsun, orayı ışığıyla aydınlatacak...ve biliyorum ki ülkemin karakışına rağmen, dalları hep “kiraz” basacak...
Az buçuk kalmış “kiraz”lar, olan biten herşeye inat, hep çiçek açacak!!!

28 Aralık 2009 Pazartesi

Umudunuz bol olsun!



Tükenmek üzere olan,
Şu kısacık an,
Yakında yok olacak...
Ve ister altından yapılmış,
İsterse acıyla yüklü olsun,
Bir kez daha
aynı kılıkla
karşınıza çıkmayacak...

24 Aralık 2009 Perşembe

Ne yaptın yine şebooo...



Güneş batınca fark ettim,

Bütün hayallerim caddeye uzanmış,

Tüm doğru bildiklerim asfalta akmış,

Hepsi serapmış...




İstiklal caddesi kadar Şebo...

20 Aralık 2009 Pazar

Bundan tam 1 yıl önce oradaydım...


Yukarıdaki gün; resimdeki küçükhanımın yuvadan uçtuğu gündür.
Bendeniz, bu uçuş gecesinde, o odada olan nadir satsumalardan biriyim...
Kendisinin pek çok lakabı vardır...Bende ki "Domdom" dur... Sebebini kendileri iyi bilir... Gecenin sonunda eline aldığı cüzdanı, nidalarla havaya sallamasıyla, lakabını bir kez daha doğrulamıştır:)
Söz uçar, yazı kalır...
Ssatsuma der ki: elele yürüdüğünüz bu yolda; güneş hep önünüzde, gölgeler arkanızda kalsın...
Ah ne kahraman ne cesur,
Ne güzel çocuklardık..
Her yeni günü ümitle,
Nasıl kucaklardık...
Hem utangaç hem hevesli,
Mektepli sevgilerdik..
Pek kırılgan pek acemi,
Bir söyler bin gülerdik!!!

11 Aralık 2009 Cuma

Babamın Anısına...


melek babam, melek olalı 3 yıl oldu... onun anısına...

23 Kasım 2009 Pazartesi

Alışmadık g.tte, don durmaz!


Ben genelde hasta olmam. Hayatımda iki üç diş apsesi vakası dışında, çocukluğum dahil antibiyotik kullanmışlığım yoktur. Çocukken tüm okul arkadaşlarım sürekli hasta olur ve antibiyotikle yaşarlardı. Hayatımda bebekken olanlar hariç hiç aşı olmadım. Her aşı günü tabana kuvvet okuldan kaçmışımdır. Doktor, ilaç, aşı falan sevmem yani ben. Biraz ihmali de severim doğrusu. Büyüdüm ama herşey aynı. Başım ağrıdığında bile düşünmemeye çalışır, çok tuttuysa gider yatarım. Kalktığımda hiçbirşey kalmamıştır. Sadece acıktığımda yemek yerim, düzenim saatim yoktur. ( ayıptır söylemesi vücudum da, tanıyanlar bilir taş gibidirJ) . Uyku saatim yoktur genelde gececi baykuşlardanımdır, uykum gelmeden yatağa gitmem. Günde 1.5 paket sigara içer, alkol severim...Hiçbir şekilde çok gerekmedikçe ne ilaç, ne de vitamin kullanmam. Doktor kontrolüne gitmem... check-up yaptırmam... Ben biraz allaha emanet yaşarım....

Yaklaşık on beş gündür hastayım. Yıllardır böyle hasta ve böyle yorgun olmamışımdır desem yeridir. Ufak bir boğaz kaşıntısı, hafif öksürük derken, bir anda kendimi uzmanların çökmüş bağışıklık sistemiyle yataklarda buldum. Hafif tırsmadım desem yalan olur. Malum ortalık kuştu, domuzdu, h1 di, a tipydi tuhaf tuhaf virüslerle kaynıyor. Önce kendimi doktorda, ardından güvenemeyip hastane acilinde burnumda o saçma maske ile buldum. Bir kaç departman gezmesinden sonra yaşadığım ağır durum ve semptomlar doktorlara yetmemiş olacak ki, elime tutturulmuş bol parasetomollü reçete ile eve geri gönderildim. Yatağa bir yattım, yatış o yatış. Ateş yok ama üzerimde dövüşüyorlar sanki.

Tüm hayatımı bir anda stand-by konumuna alıp yatakta günlerimi geçirmeye başladım. Ypacak bişey yok, zaten kalkmaya derman yok. Notebook’u kucağa alacak hal bile yok. Bol bol tv haliyle elinde kumanda, en zahmetsiz meşgale. Ana haberde Uğur Dündar’ın yüzündeki dehşet ifadesini gördükçe, ölü sayısını duydukça daha da büzüşüveriyorum yatağa. Her kanal bir başka belirtiden bahsediyor...mide bulantısı mı dedi... akabinde 20 sn içinde midem bulanmaya başlıyor... kas eklem ağrısı mı dediler, saniyede kollarım dirsekten kopup önümde sallanıyor.Şu yemyeşil evlere şenlik satsuma halim gitti, döndü sapsarıya, soldu. Bir de hastalığın üzerine paranoya..yusuf yusufum yahu ...

Hemen şu duymaktan artık içime ikrah gelen bağışıklık sistemini güçlendirmek için motorize birlikleri devreye soktum. Alkol zaten kesilecek prstml. şokuna girmemek için şart. Sigara en aza indirilecek.( Bu saatten sonra azaltsam kaç yazar 15 yaşımdan beri non-stop içiyorum..bir çeşit bacayım ben artık) Meyve suyu içilecek. Mandalina portakal derken nar suyunu keşfettim. Şuymuş, buymuş pek bir övüyorlar bu ara deneyelim dedik. Çiğ çiğ sarımsak ve soğan yemekten mide midelikten çıktı artık işkembeye döndü. Az haşlanmış brokoli, karnıbahar, yok balık yağı, c vitamini, ceviz, öte yandan ağzıma koymadığım ve saçmalığın daniskası bulduğum bitki çayları özellikle ekinezya bazen gingseng...vs. Bir öksürük var ki içeriden duydu mu sesini salonda Erol Taş oturuyor zannedersiniz. Saatlerce ayağımla yeri teperek dövünüp duruyorum. Şurubun yanına hemen şlak ballı zencefilli süt...Kışın pek te meyve ağzına koymayan ben, yanında kallavi bir meyve tepsisi akşamlarını portakal ağacı mutasyonuna uğramış bir şekilde erkenden yatağa yollanıyor. Malum düzen uyku falan önemli. Sürekli sağlıklı olduğu söylenen şeyleri yiyip içip, eşimle birbirimizin omzunu sıvazlayıp, mütemadiyen birbirimizi takdir ediyoruz. Vaaay bugün ne sağlıklı yaşadık, süper bir gündü diye diye günler geçiyor...gel gör ki ben yine hastayım....Herşeyi yapıyorum ama ayağa kalkamıyorum.

Ne yapsam ne yesem olmuyor. Daha iki gündür hafiften dolanmaya başladım, ne zamanki ilacı kesip ufak çapta balık-rakı olayına girmeye başladım, işte o zaman gözümün feri geldi. Espriler havalarda uçuşuyor, kendime geldim be, oh ya. Dedim içimden “ulan ssatsuma, sağlıklı yaşam senin neyine..” olmuyor işte...

Hala ilk boğazım battığında, eski usül, dostlarımla Ankara da yaptığımız gibi( bu bir ankara usülüdür de zaten) boğazımı sıkıca bir atkı ile sarıp, olabildiğince kalın giyinip, kanyak( “tabii” olursa daha etkili) ve yanında mandalina yiyip,terleyip, ertesi güne çakı gibi iyileşmek dururken; ben neden kendimi hastane yollarında buldum bilmiyorum ve çok kızıyorum. Galiba yaşlanıyorum. Ama ne demiş bazı büyüklerimiz: Alışmadık g.tte, don durmaz!

6 Ekim 2009 Salı

Oynakbaşı olmadan, Oymakbaşı olmak!!!



Malum, yerel seçimlerden önce birçok grup beni de kendi bünyelerine çekebilmek için çok uğraştı. Bir oyun bile ne kadar önemli olduğu düşünülünce haklı bir durumdu bu. Ancak defalarca, oyumu burada vermediğimi tek tek, herkese izah ettim. Yıllarca Nişantaşı’nda yaşadığımdan dolayı oyumu şişli bölgesinde, elbette Sarıgül’e verdim.


Yerel seçim öncesi, Bodrum’da tanınan ve çok sevilen iyi bir gazeteci arkadaşım “Kim kazanırsa kazansın, Bodrum bir beş yıl daha kaybetti” demişti. Bodrum gibi aslında dünyanın St.Tropez’i olabilecek güzelliğe ve lokasyona sahip bir kent için; en az üç - dört dil bilen, uluslararası ilişkileri kuvvetli, vizyon sahibi, Ankara ile ilişkileri güçlü ve oturmuş, çalışkan, dinamik, ...vs..vs bir kişi hayal ediyorduk biz..


Kocadon; içinde benim de tanıdığım ve çok sevdiğim, kaliteli, kıymetli insanların da olduğu iyi bir ekip kurdu. Bu ekipten birçok kişi, hiçbir karşılık beklemeden gece gündüz çalıştılar ve seçimden önce bizzat bana kendi ağzıyla söylediği “Benim zaten soyadıma oy verecekler, özel bir kampanya yapmama gerek yok!” diyen Kocadon’u çok az bir farkla başkanlık koltuğuna oturttular. Yine bana seçimden önce “Biz bu günlere kimselere danışmadan geldik!” diyen diğer aday, kimselere danışamadan patladı gitti! Artık esamesi okunmuyor.


Gelen gideni aratacak mı? Bunu zaman gösterecek. Ama şimdi iyi niyetli olduğunu düşündüğüm taze belediye başkanından bir vatandaş olarak, diskoya gitmek dışında bir takım hizmetler bekliyorum.


Bunları paylaşmak istedim:


Gürültü kirliliği sorunu nasıl çözülecek? Artık çarşaf çarşaf tüm gazetelere manşet olmuş sabıkalı Catamaran ve Mandarin Hotel’in alt mekanı olan TIKKY‘ye neden dokunulmuyor? Sabaha karşı beşte elektrik almış gibi yataktan fırlayıp karı koca kolbastı yapmaktan helak olduk vallaha...


Çok hafif bir eylül yağmurunda barlar sokağını kesen tüm ara sokaklardaki mazgallar ve logarlar taştı. Onlar dolunca evimin avlusunda, paçaları sıvayıp elimizde kovalarla sabaha kadar su boşalttık. Evimizi su basacak diye on dakikada bir aradığımız ve Bodrum’da tek olduğunu öğrendiğimiz açma ekibi 3.5 saat sonra teşrif etti. “Her yer taşıyor yetişemiyoruz” diyen belediye görevlisinin “izin verselerdi de yazın yağmur yağmadan tüm logarları açsaydık kışın hiç sorun yaşamazdık” serzenişlerini belediye büyüklerine iletmeyi borç bilirim. Hayır iki damla yağmurda yaşadıklarım ortada, kışı düşünemiyorum. Altyapı ve ekip arttırımı konusunda neler yapmayı düşünüyorsunuz? (Sürekli logar basan ev ve otelleri hiç konuşmuyorum bile...Allah kötü kader yazmasın.... )


Açıldığı günden bu yana bizi heyecan fırtınasına sürükleyen gemi yanaşma iskelesi ne zaman çakma turistli çakma gemilerden kurtarılıp, gerçek kaliteli profilli cruise’lara geçecek? Sürekli Fransız şapkalı amcalar, İspanyolca konuşan teyzeler yanımdan geçip duruyor, daha bir adaçayı almış olanını görmüş değilim. Kendileri bol bol grip virüsü getirip dönüyor. Şaka bir yana Bodrum’un turist profili gün geçtikçe düşüyor. Madem ki böyle bir iskele yapıldı, bunun yurtdışıyla ciddi bağlantılarını sürdürecek, önümüzdeki beş yılın her gününü doldurabilecek ciddi bir ekip kuruldu mu, gerçek Bodrum esnafının yüzü önümüzdeki yıllarda bir nebze gülecek mi diye merak ediyorum? (32 TL’ye meatball satan kumbahçe yaratıkları hariç.)


Her sene çıkan orman yangınlarında hektarlarca yeşil alan yok oluyor. Bunların yerine yeşillendirme projeleri yapılıyor mu? Tema Vakfı ile ortak çalışmalara girildi mi? Tekneyle her çıkışımda, denizden karaya şöyle bir baktığım her seferinde; Bodrum gözüme daha kelek gözüküyor. Aman diyeyim...


Yaz bitti. “Bodrum’a yazın kapasitenin üzerinde tatilci ve turist geliyor, su yetmiyor” geyiğini duymaktan içime ikrah geldi artık. Kardeşim yaz bitti, okullar açıldı, lig başladı, yaprak dökümü başladı, herkes gitti. Daha neyin susuzluğu bu anlamak mümkün değil. Yine makinaları çalıştırmak ve banyo yapmak için akşam dokuzu beklemek zorundayım. Buraya kışın ve baharda yağan yağmur, hiçbir büyükşehre yağmıyor. Bu sular nereye gidiyor yahu?! Yıl 2009, çamaşır yıkamak için de akşam saati mi beklenir canım, çüş artık!


Homeless' ların çadırlarını tekme tokat kaldıran acımasız zabıtaya da buradan bir çift sözüm var. Siz güçsüzlerle uğraşacağınıza sokağımın başında eski başkanın yakını olduğu söylenen boncukçu ailesi (nam-ı diğer Addams Family) kabus gibi sokağın başına sandalyelerle barikat kurmuş, sokağa ne girmek ne çıkmak mümkün. Onları kaldırsanıza! Resmen sokağı işgal ediyorlar arkalarında da leş gibi sokağa kokusu yayılan umumi tuvalet! Buraya kadar geiyor, onu görmüyorsunuz pes doğrusu. Belediye kendilerine bir yer gösterdi de evsizler mı gitmedi? Koca Bodrum’da sokakta yatanlara sığınabilecekleri bir yer bulmak zor olmasa gerek diye düşünüyorum. Ne demişler az laf çok iş!


Türkiye’nin büyük gururu, kendi işinde duayen; ancak ne var ki Bodrum’a pek de fazla bir katkıda bulunmamış rahmetli Ahmet Ertegün’ün eşi Mika Ertegün ile işbiriği yapmak güzel bir girişim. Zamanında A. E Bodrum Caz Festivali projesi için kendisi ile görüşüldüğünde “Sizin paranız benim ismime yetmez” cevabının alındığı Ertegün ailesinde, fikirlerin değişmiş olduğunu görmek pek güzel. Şimdi aynı işbirliği; okul ve okul aile birlikleri, sivil toplum örgütleri, özel örgütlenmeler, meslek temsilcileri, öğretim üyeleri ve gazeteciler ile biraya gelinen organizasyonlar ve fikir alışverişleri Bodrum için yararlı olurdu diye düşünüyorum.


İki yıl içinde tüm turizm bölgelerindeki palmiyeleri bitireceği söylenen(!) kırmızı palmiye böcüklerine dikkat..


Bodrum’a yeni bir tanıtım filminin çekilmesi, yurt dışında ve içinde yıllar boyunca bozulan imajın tekrar düzeltilmesi, eski yeldeğirmenlerinin restore edilmesi, kültür sanat ve spor etkinlikleri, Kale’ deki İngiliz Kulesi’nde eski günlerdeki gibi şarap içilebilmesi, altyapı, üstyapı ...............o hoooo...... öyle çok iş var ki Bodrum’da çay içecek, squash oynayacak vakit yok!!


Seçimden sonra taze başkanı etrafta görmek bana hiç kısmet olmadı. Oy toplamak için seçim öncesi dolaştığı gibi biraz daha sokaklara inerse, benim burada naçizane köşemin yetmediği pek çok eksiği gediği kendi görüp el atmak isteyecek zaten.


Sokak; belediye odalarından, koltuklardan daha keyiflidir , nabız tutmaksa bu işlerde çok önemlidir. Benden söylemesi..


Haydin kolay gelsin!

29 Eylül 2009 Salı

Ankara' ya öyle yakışırdı ki kar...


Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar..

asfaltlar ışıldar,

buz tutardı resmi yalanlar...


Kimse keman çalmaz belki,

ama çok keman çalınsın balolarında diye yapılmış,

gri sisli binalar...

Alnının ortasında ciddi bir devlet asabiyeti.

çok kötü günlermiş gibi en genç zamanlar,

bu zulüm bu sevda bitmezmiş,

sevmek bir halkı sevmekse aşk o zaman sevmekmiş! (biz bir şeyi delicesine severiz ama tanrım neyi?)


Kahve önü çatlak mozaik,

bel kemiğine tehdit kürsüler üstünde çok sigara içen öğrenciler,

bir daha asla yaşayamayacağı aşkları teğet geçerken hep onu sevmeyenleri severek,

hep onu sevenin gözlerinden kalabalıklara kaçarak,

karışarak, toplumcu gerçekçi yalnızlıklara yüksek rakımlarda çatlamış dudaklarını bir izmirli güzele dayatmak varken

(hep kardeş olacak değiliz ya yaşasın halkların sevgililîğî!)

soyut bir sevdaya beşik kertilmiş olan dağda çoban,

şehirde şark çıbanı sayılan fırat'ın büyük elleri,

Ararat'ın kız yelleri,

Cilo'nun derin nefesleri,

hülasa kente hukuk mukuk okumaya,

mümkünse o arada da, memleketi kurtarmaya gelmiş,

anadolu çocukları...


Ankara' ya öyle yakışırdı ki kar,

asfaltlar ışıldar,

buz tutardı resmi yalanlar...


(belki balkona kar seyretmeye çıkar diye sevdiğimiz kızlar çok dibimiz donmuştur ve çoğu zaman bu kar mevzuu kızlara yeterince ilginç gelmemiştir


Hiçbir şey, kapalı bir dükkan kadar hüzünlü gelmez insana Ankara'da,

Yoksa bugün bir hayat yaşanmayacak mı ? duygusu çöker bütün bozkıra...


Kimse keman çalmaz belki,

Belki bu film hiçbir zaman o kadar fiyakalı olmayacak ama,

Hiçbir lahmacunda o okul yolundaki,

üçüncü sınıf lokantadakinin tadını vermeyecek bir daha..


Çok daha iyilerini yedim sonra bizzat Urfa'da hatta

Ama hiçbirinde o kadar aç oturmadım sofraya...


Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar,

çok yabancı bir soluk duyulur bazı,

bilinmez bir dilin ıslığından,

anla ki sıkıldı,

bizim konsolosluktaki konuklar...


Öyle deme Ankara'yı sevmeyene bir zulümdür,

bu kadar insanın neden Ankara'yı sevdiğini anlamadan Ankara'da yaşamak...


Yollarına hep sevdiğimiz insanların adlarını vermediler ama biz her duvara bilvesile onların adını yazarak yaşadık...

Kül ve betondan mürekkep yaşadıkça yaşanılası gelen o tuhaf bozkır kokusunda.


Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar,

asfaltlar ışıldar...


Bir günden bir sürü gün yapan,

mesai saatlerinde hiçbir şey yapan, hiçbir şey alıp hiçbir şey sunan,

rakıyı bol sulu içen... dokunmasın için değil!!

çabuk bitmesin dîye devletimin tekel rakısı,

hep kağıtlara bakarak,

hep kağıtlardan bakarak...


Hem Neşet Ertaş' ı hem Bülent Ersoy' u aynı anda sevmeyi başararak,

karısının bayat ekmeklerden yaptığı tatlıyı çok beğenmeyerek ama yine de bu tasarrufunu takdir ederek boynu hep kıdemli bir atkının içinde saklıyken hep bir şeylere birilerine küsmüş gibi yürüyen... memurlar.......


Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar.. Asfaltlar ışıldar, buz tutardı resmi yalanlar...


Biz şimdi kapalı bir kuruyemişçi dükkanının ,

ki bütün plan kar altında,

tuzsuz ay çekirdeği çitileyip yanı sıra bafra içmektir-

kötü ışıklandırılmış vitrininden umutsuzca içeri bakan,

kimliği gereğinden fazla sorgulanmış,

merhabadan çok çıkar ulan kimliğini denmiş,

yani sistem kendi verdiği kimliği zırt pırt geri istemektedir-

doğduğu yer yüzünden doğuştan kavgacı zannedilen

ama pek çoğu kavgadan nefret eden,

kavgacı,

esmer,

cesur,

korkak,

çoğu kürt,

çoğu türk,

çocuklardık...


Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar....


Ha sonra belki Ahmed Arif' in aklına hiçbir şairin aklına gelmeyecek

çünkü hiçkimse bir daha Ankara' yı O'nun kadar sevemeyecek


Bir şiir islenir: kar altındadır varoşlar hasretim nazlıdır Ankara.....

Ustam yine sen bilirsin ama,

hangi aralıkta bir şair ölmüşse işte o an netameli aydır bence.


Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar... asfaltlar ışıldar... yalanlar...


Şimdi ve sonra ne zaman Ankara'ya kar yağsa,

elim,

gönlüm,

çocukluğum,

buz tutar....
YILMAZ ERDOĞAN

12 Eylül 2009 Cumartesi

Neye Niyet, Neye Kısmet!

Şafağa kadar rakı demiştik...

Kısmet sabahın üçünde,

sıvanmış paçalarla,

sel basan Bodrum evimde dizlerime kadar gelmiş olan suyu,

plastik kovalarla sabahın yedisine kadar boşaltmak..

9 yıldır 24 saat her an gördüğüm eşimi, sırılsıklam görüp, ona bir kez daha aşık olmak...

Tüm iflas etmiş Bodrum logarlarını açacağı beklenen, tek kanalizasyon ekibinin başı süperman kıvamındaki plastik terlikli ustayla, gün ağarırken sigara içip gülmekmiş...


Hayat, fırtınanın geçmesini beklemek değilmiş ki!...


Yağmurda dansetmeyi becerebilmekmiş!!!...

11 Eylül 2009 Cuma

Bodrum Büyük...Rakı Ondan Daha Büyük...!



Birinci kadeh, vücuda yarar.
İkincisi mâkul karar.
Üçüncü kadeh, kafayı sarar,
Dördüncü, dimağı yorar...
Beşinci kadeh keseye zarar,
Altıncısı, hatır kırar.
Yedincisi, belâ arar..
Sekizinci kadeh vurur-kırar ;
Dokuzuncu kadeh... hâkim, hesap sorar...
(Benim beşta falan arızaya bağlar, açıkhavaysa altıya uzar:)
Sahte leyn...herşey sahte....
Bu gece herşeyi bir kenara koyuyor,
Rakıma buz koyuyor,
"Ah bir de o rakı şişesinde balık olsam" diyorum...
Adı sayılır bir filozofa bir gün sormuşlar:
"Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bunca fakirsiniz?"
Cevabı şöyle: Onu almak için eğilmek lazım da ondan" demiş...
Kadehimi önce sağlığa, sonra "şerefe" kaldırıyorum...
Hayat...
Oltanın ucuna ne kadar güvendiğinize bakar...
Bodrum' da herhangi sıradan bir gece...
Şafağa kadar...

9 Eylül 2009 Çarşamba

Hadeee.... bir iki....bir iki...2010 Kültür Başkentine geeel !!!


Bugün gözlerimi , üstadın deyimiyle yalnız ve güzel ülkemde sel felaketiyle açtım. Doğal afet deyip geçecek kadar yedirmeyeceğim bu mevzuyu...Sabahın erken saatlerinden beri izlediğim bu milli felaket tablosunda gördüklerimiz, yaşananların sadece yüzde biri...

“Derenin intikamı ağır olur” buyurmuş sayın başbakanımız...Canım benim, zaten “toplasam o öğütleri buradan köye yol olur”... Bu ne ya...Yok artık...Gayriciddiliğe bak...Canım devletim bana atasözüyle öğüt veriyor. Şimdi ben desem ki tabi zatalinizin Çankaya’ nın tepesindeki köşkünde altı kuru keyfi yerinde, sizin oralara su yağsa , yokuşundan birlik mahallesini basıyor desem "nazar etme ne olur, çalış senin de olur “diyiverecek? Pes doğrusu..

Öbür karaktere dönüyor kameralar..Bizim meşhur muhallebici... daha da yıkıyor ortalığı...”Suç insanlığın” diyerek çıkıveriyor işin içinden. Sen yıllarca “AYAMAMA” deresini islah etme konusunda bir türlü “AYAMAMA”; çarpık yapılanma ve rant için yeşilliği yok et, sonra küresel ısınmadan konuyu başlat, tüm suçu dere kıyısına belediyelerin verdiği imar izniyle ev yapan üç beş garibana, fabrikasına gitmek için servise binen birkaç emekçi kadını ya da bodrum katındaki evinden felçli olduğu için çıkamayan yaşlıyı suçlu ilan et...Bravo yani...

Yüzsüzler...ölmeleri bile yetmiyor değil mi...yine suçlular, hep suçlular...
Bu mudur sizin belediyeciliğiniz...Hadi belediyeciliği de geçtim bu mudur sizin insanlığınız.?Zamanında 3 trilyon verip lalelerden oralara da dikseydiniz bari, biraz keserdi suyu...amaaaan onlara biraz kömür biraz da pirinç yeter de artar bile, öyle değil mi sayın başkan?

Gelelim üçlünün Peter Sellers versiyonu valimize...Sizi işçi bayramında hastaneye su sıktığınız panzerlerle hatırlıyorum...Çıkıyor ekrana “kurtarılacak kimse kalmadı, son kişiyi de kurtardık”..Allah allah..Bak sen..Sabah altıda sel basmış...Adamlar zaten çatıya çıkıp kendi kendilerini kurtarmışlar, sen saat dörtte gelip onları helikopterle almışsın...büyük hizmet vallaha tebrik ederim şahsen..Yerin dibine girmek için size sel falan da nafile!

"Allahın yağmurundan da mı biz sorumluyuz" diğen bir diğer partili arkadaşa, 1994’ te yağan yağmura “bu tayyip bereketi” diye selamlayanlara, bir selam da benden olsun.

Acılar üzerinden siyasi rant elde edilmeye çalışılıyormuş...Yok yaa..!!!
Ben artık ölenlere başsağlığı, kalanlara allahtan sabır dileyen bir anlayışı izlemek istemiyorum. “Dünyanın hiçbir yerinde “ diye başlayan vizyonu Edirne’ den öteye gitmemiş bir sürü zatın açıklamalarını dinlemek istemiyorum. YEMİYORUM...gerçekten YEMİYORUM...

Doğal afetler ve felaketler, herşeyde olduğu gibi yoksulu vuruyor..
Ve insanoğlu aslında bir gün kimin oralarda olacağını da bilemiyor. Hayat bu...Belli mi?
Onlar cumhurbaşkanı resepsiyonuna katılamıyorlar, başbakanın yemeğinde de yoklar. Bellerine ceket bağlayıp ilk afette yıkılacak evleri için göbek te atamıyorlar, osiyad, busiyad ve şusiyad masalarında kendi firmaları için kdv indirimleri ya da birtakım imtiyazlar isteyemiyorlar.
Yapabildikleri tek şey yerel belediye başkanlıklarının bekleme salonlarındaki soluk tekdüze kahverengi koltuklarında akşama kadar dertlerini anlatabilmek için beklemek, ve akşama derdini anlatamadan geri dönmek.

Ama enteresan bir anektod! Basından pek çok arkadaşım, her gün geçtikleri yoldan bu sabah bir saat daha erken geçselerdi, bugün daha da farklı bir tablo çıkıyordu ortaya...
Daha mı önemli olacaktı o zaman bu mevzu sizin için Ey Aymazoğlu! ( insanoğlu yerine bulduğum yeni tabirimdir kendileri)
Yukarıdaki resmin sizi gerçekten etkilemesi için ailenizden biri ya da akraba veya tanıdık mı olması gerekiyor?
Offf. Bu akşam, sel mel pek keyifsiz ortam. Hadi biraz kafa dağıtalım değil mi..
Devam edin eller havaya; Hayaaaaatt, beni neden yorruyosssuuunn?
Not: Selden sonra mal toplamaya çalışan "yağmacılar"! Bu ayıp sizin değil...gerçekten değil...