23 Kasım 2009 Pazartesi

Alışmadık g.tte, don durmaz!


Ben genelde hasta olmam. Hayatımda iki üç diş apsesi vakası dışında, çocukluğum dahil antibiyotik kullanmışlığım yoktur. Çocukken tüm okul arkadaşlarım sürekli hasta olur ve antibiyotikle yaşarlardı. Hayatımda bebekken olanlar hariç hiç aşı olmadım. Her aşı günü tabana kuvvet okuldan kaçmışımdır. Doktor, ilaç, aşı falan sevmem yani ben. Biraz ihmali de severim doğrusu. Büyüdüm ama herşey aynı. Başım ağrıdığında bile düşünmemeye çalışır, çok tuttuysa gider yatarım. Kalktığımda hiçbirşey kalmamıştır. Sadece acıktığımda yemek yerim, düzenim saatim yoktur. ( ayıptır söylemesi vücudum da, tanıyanlar bilir taş gibidirJ) . Uyku saatim yoktur genelde gececi baykuşlardanımdır, uykum gelmeden yatağa gitmem. Günde 1.5 paket sigara içer, alkol severim...Hiçbir şekilde çok gerekmedikçe ne ilaç, ne de vitamin kullanmam. Doktor kontrolüne gitmem... check-up yaptırmam... Ben biraz allaha emanet yaşarım....

Yaklaşık on beş gündür hastayım. Yıllardır böyle hasta ve böyle yorgun olmamışımdır desem yeridir. Ufak bir boğaz kaşıntısı, hafif öksürük derken, bir anda kendimi uzmanların çökmüş bağışıklık sistemiyle yataklarda buldum. Hafif tırsmadım desem yalan olur. Malum ortalık kuştu, domuzdu, h1 di, a tipydi tuhaf tuhaf virüslerle kaynıyor. Önce kendimi doktorda, ardından güvenemeyip hastane acilinde burnumda o saçma maske ile buldum. Bir kaç departman gezmesinden sonra yaşadığım ağır durum ve semptomlar doktorlara yetmemiş olacak ki, elime tutturulmuş bol parasetomollü reçete ile eve geri gönderildim. Yatağa bir yattım, yatış o yatış. Ateş yok ama üzerimde dövüşüyorlar sanki.

Tüm hayatımı bir anda stand-by konumuna alıp yatakta günlerimi geçirmeye başladım. Ypacak bişey yok, zaten kalkmaya derman yok. Notebook’u kucağa alacak hal bile yok. Bol bol tv haliyle elinde kumanda, en zahmetsiz meşgale. Ana haberde Uğur Dündar’ın yüzündeki dehşet ifadesini gördükçe, ölü sayısını duydukça daha da büzüşüveriyorum yatağa. Her kanal bir başka belirtiden bahsediyor...mide bulantısı mı dedi... akabinde 20 sn içinde midem bulanmaya başlıyor... kas eklem ağrısı mı dediler, saniyede kollarım dirsekten kopup önümde sallanıyor.Şu yemyeşil evlere şenlik satsuma halim gitti, döndü sapsarıya, soldu. Bir de hastalığın üzerine paranoya..yusuf yusufum yahu ...

Hemen şu duymaktan artık içime ikrah gelen bağışıklık sistemini güçlendirmek için motorize birlikleri devreye soktum. Alkol zaten kesilecek prstml. şokuna girmemek için şart. Sigara en aza indirilecek.( Bu saatten sonra azaltsam kaç yazar 15 yaşımdan beri non-stop içiyorum..bir çeşit bacayım ben artık) Meyve suyu içilecek. Mandalina portakal derken nar suyunu keşfettim. Şuymuş, buymuş pek bir övüyorlar bu ara deneyelim dedik. Çiğ çiğ sarımsak ve soğan yemekten mide midelikten çıktı artık işkembeye döndü. Az haşlanmış brokoli, karnıbahar, yok balık yağı, c vitamini, ceviz, öte yandan ağzıma koymadığım ve saçmalığın daniskası bulduğum bitki çayları özellikle ekinezya bazen gingseng...vs. Bir öksürük var ki içeriden duydu mu sesini salonda Erol Taş oturuyor zannedersiniz. Saatlerce ayağımla yeri teperek dövünüp duruyorum. Şurubun yanına hemen şlak ballı zencefilli süt...Kışın pek te meyve ağzına koymayan ben, yanında kallavi bir meyve tepsisi akşamlarını portakal ağacı mutasyonuna uğramış bir şekilde erkenden yatağa yollanıyor. Malum düzen uyku falan önemli. Sürekli sağlıklı olduğu söylenen şeyleri yiyip içip, eşimle birbirimizin omzunu sıvazlayıp, mütemadiyen birbirimizi takdir ediyoruz. Vaaay bugün ne sağlıklı yaşadık, süper bir gündü diye diye günler geçiyor...gel gör ki ben yine hastayım....Herşeyi yapıyorum ama ayağa kalkamıyorum.

Ne yapsam ne yesem olmuyor. Daha iki gündür hafiften dolanmaya başladım, ne zamanki ilacı kesip ufak çapta balık-rakı olayına girmeye başladım, işte o zaman gözümün feri geldi. Espriler havalarda uçuşuyor, kendime geldim be, oh ya. Dedim içimden “ulan ssatsuma, sağlıklı yaşam senin neyine..” olmuyor işte...

Hala ilk boğazım battığında, eski usül, dostlarımla Ankara da yaptığımız gibi( bu bir ankara usülüdür de zaten) boğazımı sıkıca bir atkı ile sarıp, olabildiğince kalın giyinip, kanyak( “tabii” olursa daha etkili) ve yanında mandalina yiyip,terleyip, ertesi güne çakı gibi iyileşmek dururken; ben neden kendimi hastane yollarında buldum bilmiyorum ve çok kızıyorum. Galiba yaşlanıyorum. Ama ne demiş bazı büyüklerimiz: Alışmadık g.tte, don durmaz!

6 Ekim 2009 Salı

Oynakbaşı olmadan, Oymakbaşı olmak!!!



Malum, yerel seçimlerden önce birçok grup beni de kendi bünyelerine çekebilmek için çok uğraştı. Bir oyun bile ne kadar önemli olduğu düşünülünce haklı bir durumdu bu. Ancak defalarca, oyumu burada vermediğimi tek tek, herkese izah ettim. Yıllarca Nişantaşı’nda yaşadığımdan dolayı oyumu şişli bölgesinde, elbette Sarıgül’e verdim.


Yerel seçim öncesi, Bodrum’da tanınan ve çok sevilen iyi bir gazeteci arkadaşım “Kim kazanırsa kazansın, Bodrum bir beş yıl daha kaybetti” demişti. Bodrum gibi aslında dünyanın St.Tropez’i olabilecek güzelliğe ve lokasyona sahip bir kent için; en az üç - dört dil bilen, uluslararası ilişkileri kuvvetli, vizyon sahibi, Ankara ile ilişkileri güçlü ve oturmuş, çalışkan, dinamik, ...vs..vs bir kişi hayal ediyorduk biz..


Kocadon; içinde benim de tanıdığım ve çok sevdiğim, kaliteli, kıymetli insanların da olduğu iyi bir ekip kurdu. Bu ekipten birçok kişi, hiçbir karşılık beklemeden gece gündüz çalıştılar ve seçimden önce bizzat bana kendi ağzıyla söylediği “Benim zaten soyadıma oy verecekler, özel bir kampanya yapmama gerek yok!” diyen Kocadon’u çok az bir farkla başkanlık koltuğuna oturttular. Yine bana seçimden önce “Biz bu günlere kimselere danışmadan geldik!” diyen diğer aday, kimselere danışamadan patladı gitti! Artık esamesi okunmuyor.


Gelen gideni aratacak mı? Bunu zaman gösterecek. Ama şimdi iyi niyetli olduğunu düşündüğüm taze belediye başkanından bir vatandaş olarak, diskoya gitmek dışında bir takım hizmetler bekliyorum.


Bunları paylaşmak istedim:


Gürültü kirliliği sorunu nasıl çözülecek? Artık çarşaf çarşaf tüm gazetelere manşet olmuş sabıkalı Catamaran ve Mandarin Hotel’in alt mekanı olan TIKKY‘ye neden dokunulmuyor? Sabaha karşı beşte elektrik almış gibi yataktan fırlayıp karı koca kolbastı yapmaktan helak olduk vallaha...


Çok hafif bir eylül yağmurunda barlar sokağını kesen tüm ara sokaklardaki mazgallar ve logarlar taştı. Onlar dolunca evimin avlusunda, paçaları sıvayıp elimizde kovalarla sabaha kadar su boşalttık. Evimizi su basacak diye on dakikada bir aradığımız ve Bodrum’da tek olduğunu öğrendiğimiz açma ekibi 3.5 saat sonra teşrif etti. “Her yer taşıyor yetişemiyoruz” diyen belediye görevlisinin “izin verselerdi de yazın yağmur yağmadan tüm logarları açsaydık kışın hiç sorun yaşamazdık” serzenişlerini belediye büyüklerine iletmeyi borç bilirim. Hayır iki damla yağmurda yaşadıklarım ortada, kışı düşünemiyorum. Altyapı ve ekip arttırımı konusunda neler yapmayı düşünüyorsunuz? (Sürekli logar basan ev ve otelleri hiç konuşmuyorum bile...Allah kötü kader yazmasın.... )


Açıldığı günden bu yana bizi heyecan fırtınasına sürükleyen gemi yanaşma iskelesi ne zaman çakma turistli çakma gemilerden kurtarılıp, gerçek kaliteli profilli cruise’lara geçecek? Sürekli Fransız şapkalı amcalar, İspanyolca konuşan teyzeler yanımdan geçip duruyor, daha bir adaçayı almış olanını görmüş değilim. Kendileri bol bol grip virüsü getirip dönüyor. Şaka bir yana Bodrum’un turist profili gün geçtikçe düşüyor. Madem ki böyle bir iskele yapıldı, bunun yurtdışıyla ciddi bağlantılarını sürdürecek, önümüzdeki beş yılın her gününü doldurabilecek ciddi bir ekip kuruldu mu, gerçek Bodrum esnafının yüzü önümüzdeki yıllarda bir nebze gülecek mi diye merak ediyorum? (32 TL’ye meatball satan kumbahçe yaratıkları hariç.)


Her sene çıkan orman yangınlarında hektarlarca yeşil alan yok oluyor. Bunların yerine yeşillendirme projeleri yapılıyor mu? Tema Vakfı ile ortak çalışmalara girildi mi? Tekneyle her çıkışımda, denizden karaya şöyle bir baktığım her seferinde; Bodrum gözüme daha kelek gözüküyor. Aman diyeyim...


Yaz bitti. “Bodrum’a yazın kapasitenin üzerinde tatilci ve turist geliyor, su yetmiyor” geyiğini duymaktan içime ikrah geldi artık. Kardeşim yaz bitti, okullar açıldı, lig başladı, yaprak dökümü başladı, herkes gitti. Daha neyin susuzluğu bu anlamak mümkün değil. Yine makinaları çalıştırmak ve banyo yapmak için akşam dokuzu beklemek zorundayım. Buraya kışın ve baharda yağan yağmur, hiçbir büyükşehre yağmıyor. Bu sular nereye gidiyor yahu?! Yıl 2009, çamaşır yıkamak için de akşam saati mi beklenir canım, çüş artık!


Homeless' ların çadırlarını tekme tokat kaldıran acımasız zabıtaya da buradan bir çift sözüm var. Siz güçsüzlerle uğraşacağınıza sokağımın başında eski başkanın yakını olduğu söylenen boncukçu ailesi (nam-ı diğer Addams Family) kabus gibi sokağın başına sandalyelerle barikat kurmuş, sokağa ne girmek ne çıkmak mümkün. Onları kaldırsanıza! Resmen sokağı işgal ediyorlar arkalarında da leş gibi sokağa kokusu yayılan umumi tuvalet! Buraya kadar geiyor, onu görmüyorsunuz pes doğrusu. Belediye kendilerine bir yer gösterdi de evsizler mı gitmedi? Koca Bodrum’da sokakta yatanlara sığınabilecekleri bir yer bulmak zor olmasa gerek diye düşünüyorum. Ne demişler az laf çok iş!


Türkiye’nin büyük gururu, kendi işinde duayen; ancak ne var ki Bodrum’a pek de fazla bir katkıda bulunmamış rahmetli Ahmet Ertegün’ün eşi Mika Ertegün ile işbiriği yapmak güzel bir girişim. Zamanında A. E Bodrum Caz Festivali projesi için kendisi ile görüşüldüğünde “Sizin paranız benim ismime yetmez” cevabının alındığı Ertegün ailesinde, fikirlerin değişmiş olduğunu görmek pek güzel. Şimdi aynı işbirliği; okul ve okul aile birlikleri, sivil toplum örgütleri, özel örgütlenmeler, meslek temsilcileri, öğretim üyeleri ve gazeteciler ile biraya gelinen organizasyonlar ve fikir alışverişleri Bodrum için yararlı olurdu diye düşünüyorum.


İki yıl içinde tüm turizm bölgelerindeki palmiyeleri bitireceği söylenen(!) kırmızı palmiye böcüklerine dikkat..


Bodrum’a yeni bir tanıtım filminin çekilmesi, yurt dışında ve içinde yıllar boyunca bozulan imajın tekrar düzeltilmesi, eski yeldeğirmenlerinin restore edilmesi, kültür sanat ve spor etkinlikleri, Kale’ deki İngiliz Kulesi’nde eski günlerdeki gibi şarap içilebilmesi, altyapı, üstyapı ...............o hoooo...... öyle çok iş var ki Bodrum’da çay içecek, squash oynayacak vakit yok!!


Seçimden sonra taze başkanı etrafta görmek bana hiç kısmet olmadı. Oy toplamak için seçim öncesi dolaştığı gibi biraz daha sokaklara inerse, benim burada naçizane köşemin yetmediği pek çok eksiği gediği kendi görüp el atmak isteyecek zaten.


Sokak; belediye odalarından, koltuklardan daha keyiflidir , nabız tutmaksa bu işlerde çok önemlidir. Benden söylemesi..


Haydin kolay gelsin!

29 Eylül 2009 Salı

Ankara' ya öyle yakışırdı ki kar...


Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar..

asfaltlar ışıldar,

buz tutardı resmi yalanlar...


Kimse keman çalmaz belki,

ama çok keman çalınsın balolarında diye yapılmış,

gri sisli binalar...

Alnının ortasında ciddi bir devlet asabiyeti.

çok kötü günlermiş gibi en genç zamanlar,

bu zulüm bu sevda bitmezmiş,

sevmek bir halkı sevmekse aşk o zaman sevmekmiş! (biz bir şeyi delicesine severiz ama tanrım neyi?)


Kahve önü çatlak mozaik,

bel kemiğine tehdit kürsüler üstünde çok sigara içen öğrenciler,

bir daha asla yaşayamayacağı aşkları teğet geçerken hep onu sevmeyenleri severek,

hep onu sevenin gözlerinden kalabalıklara kaçarak,

karışarak, toplumcu gerçekçi yalnızlıklara yüksek rakımlarda çatlamış dudaklarını bir izmirli güzele dayatmak varken

(hep kardeş olacak değiliz ya yaşasın halkların sevgililîğî!)

soyut bir sevdaya beşik kertilmiş olan dağda çoban,

şehirde şark çıbanı sayılan fırat'ın büyük elleri,

Ararat'ın kız yelleri,

Cilo'nun derin nefesleri,

hülasa kente hukuk mukuk okumaya,

mümkünse o arada da, memleketi kurtarmaya gelmiş,

anadolu çocukları...


Ankara' ya öyle yakışırdı ki kar,

asfaltlar ışıldar,

buz tutardı resmi yalanlar...


(belki balkona kar seyretmeye çıkar diye sevdiğimiz kızlar çok dibimiz donmuştur ve çoğu zaman bu kar mevzuu kızlara yeterince ilginç gelmemiştir


Hiçbir şey, kapalı bir dükkan kadar hüzünlü gelmez insana Ankara'da,

Yoksa bugün bir hayat yaşanmayacak mı ? duygusu çöker bütün bozkıra...


Kimse keman çalmaz belki,

Belki bu film hiçbir zaman o kadar fiyakalı olmayacak ama,

Hiçbir lahmacunda o okul yolundaki,

üçüncü sınıf lokantadakinin tadını vermeyecek bir daha..


Çok daha iyilerini yedim sonra bizzat Urfa'da hatta

Ama hiçbirinde o kadar aç oturmadım sofraya...


Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar,

çok yabancı bir soluk duyulur bazı,

bilinmez bir dilin ıslığından,

anla ki sıkıldı,

bizim konsolosluktaki konuklar...


Öyle deme Ankara'yı sevmeyene bir zulümdür,

bu kadar insanın neden Ankara'yı sevdiğini anlamadan Ankara'da yaşamak...


Yollarına hep sevdiğimiz insanların adlarını vermediler ama biz her duvara bilvesile onların adını yazarak yaşadık...

Kül ve betondan mürekkep yaşadıkça yaşanılası gelen o tuhaf bozkır kokusunda.


Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar,

asfaltlar ışıldar...


Bir günden bir sürü gün yapan,

mesai saatlerinde hiçbir şey yapan, hiçbir şey alıp hiçbir şey sunan,

rakıyı bol sulu içen... dokunmasın için değil!!

çabuk bitmesin dîye devletimin tekel rakısı,

hep kağıtlara bakarak,

hep kağıtlardan bakarak...


Hem Neşet Ertaş' ı hem Bülent Ersoy' u aynı anda sevmeyi başararak,

karısının bayat ekmeklerden yaptığı tatlıyı çok beğenmeyerek ama yine de bu tasarrufunu takdir ederek boynu hep kıdemli bir atkının içinde saklıyken hep bir şeylere birilerine küsmüş gibi yürüyen... memurlar.......


Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar.. Asfaltlar ışıldar, buz tutardı resmi yalanlar...


Biz şimdi kapalı bir kuruyemişçi dükkanının ,

ki bütün plan kar altında,

tuzsuz ay çekirdeği çitileyip yanı sıra bafra içmektir-

kötü ışıklandırılmış vitrininden umutsuzca içeri bakan,

kimliği gereğinden fazla sorgulanmış,

merhabadan çok çıkar ulan kimliğini denmiş,

yani sistem kendi verdiği kimliği zırt pırt geri istemektedir-

doğduğu yer yüzünden doğuştan kavgacı zannedilen

ama pek çoğu kavgadan nefret eden,

kavgacı,

esmer,

cesur,

korkak,

çoğu kürt,

çoğu türk,

çocuklardık...


Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar....


Ha sonra belki Ahmed Arif' in aklına hiçbir şairin aklına gelmeyecek

çünkü hiçkimse bir daha Ankara' yı O'nun kadar sevemeyecek


Bir şiir islenir: kar altındadır varoşlar hasretim nazlıdır Ankara.....

Ustam yine sen bilirsin ama,

hangi aralıkta bir şair ölmüşse işte o an netameli aydır bence.


Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar... asfaltlar ışıldar... yalanlar...


Şimdi ve sonra ne zaman Ankara'ya kar yağsa,

elim,

gönlüm,

çocukluğum,

buz tutar....
YILMAZ ERDOĞAN

12 Eylül 2009 Cumartesi

Neye Niyet, Neye Kısmet!

Şafağa kadar rakı demiştik...

Kısmet sabahın üçünde,

sıvanmış paçalarla,

sel basan Bodrum evimde dizlerime kadar gelmiş olan suyu,

plastik kovalarla sabahın yedisine kadar boşaltmak..

9 yıldır 24 saat her an gördüğüm eşimi, sırılsıklam görüp, ona bir kez daha aşık olmak...

Tüm iflas etmiş Bodrum logarlarını açacağı beklenen, tek kanalizasyon ekibinin başı süperman kıvamındaki plastik terlikli ustayla, gün ağarırken sigara içip gülmekmiş...


Hayat, fırtınanın geçmesini beklemek değilmiş ki!...


Yağmurda dansetmeyi becerebilmekmiş!!!...

11 Eylül 2009 Cuma

Bodrum Büyük...Rakı Ondan Daha Büyük...!



Birinci kadeh, vücuda yarar.
İkincisi mâkul karar.
Üçüncü kadeh, kafayı sarar,
Dördüncü, dimağı yorar...
Beşinci kadeh keseye zarar,
Altıncısı, hatır kırar.
Yedincisi, belâ arar..
Sekizinci kadeh vurur-kırar ;
Dokuzuncu kadeh... hâkim, hesap sorar...
(Benim beşta falan arızaya bağlar, açıkhavaysa altıya uzar:)
Sahte leyn...herşey sahte....
Bu gece herşeyi bir kenara koyuyor,
Rakıma buz koyuyor,
"Ah bir de o rakı şişesinde balık olsam" diyorum...
Adı sayılır bir filozofa bir gün sormuşlar:
"Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bunca fakirsiniz?"
Cevabı şöyle: Onu almak için eğilmek lazım da ondan" demiş...
Kadehimi önce sağlığa, sonra "şerefe" kaldırıyorum...
Hayat...
Oltanın ucuna ne kadar güvendiğinize bakar...
Bodrum' da herhangi sıradan bir gece...
Şafağa kadar...

9 Eylül 2009 Çarşamba

Hadeee.... bir iki....bir iki...2010 Kültür Başkentine geeel !!!


Bugün gözlerimi , üstadın deyimiyle yalnız ve güzel ülkemde sel felaketiyle açtım. Doğal afet deyip geçecek kadar yedirmeyeceğim bu mevzuyu...Sabahın erken saatlerinden beri izlediğim bu milli felaket tablosunda gördüklerimiz, yaşananların sadece yüzde biri...

“Derenin intikamı ağır olur” buyurmuş sayın başbakanımız...Canım benim, zaten “toplasam o öğütleri buradan köye yol olur”... Bu ne ya...Yok artık...Gayriciddiliğe bak...Canım devletim bana atasözüyle öğüt veriyor. Şimdi ben desem ki tabi zatalinizin Çankaya’ nın tepesindeki köşkünde altı kuru keyfi yerinde, sizin oralara su yağsa , yokuşundan birlik mahallesini basıyor desem "nazar etme ne olur, çalış senin de olur “diyiverecek? Pes doğrusu..

Öbür karaktere dönüyor kameralar..Bizim meşhur muhallebici... daha da yıkıyor ortalığı...”Suç insanlığın” diyerek çıkıveriyor işin içinden. Sen yıllarca “AYAMAMA” deresini islah etme konusunda bir türlü “AYAMAMA”; çarpık yapılanma ve rant için yeşilliği yok et, sonra küresel ısınmadan konuyu başlat, tüm suçu dere kıyısına belediyelerin verdiği imar izniyle ev yapan üç beş garibana, fabrikasına gitmek için servise binen birkaç emekçi kadını ya da bodrum katındaki evinden felçli olduğu için çıkamayan yaşlıyı suçlu ilan et...Bravo yani...

Yüzsüzler...ölmeleri bile yetmiyor değil mi...yine suçlular, hep suçlular...
Bu mudur sizin belediyeciliğiniz...Hadi belediyeciliği de geçtim bu mudur sizin insanlığınız.?Zamanında 3 trilyon verip lalelerden oralara da dikseydiniz bari, biraz keserdi suyu...amaaaan onlara biraz kömür biraz da pirinç yeter de artar bile, öyle değil mi sayın başkan?

Gelelim üçlünün Peter Sellers versiyonu valimize...Sizi işçi bayramında hastaneye su sıktığınız panzerlerle hatırlıyorum...Çıkıyor ekrana “kurtarılacak kimse kalmadı, son kişiyi de kurtardık”..Allah allah..Bak sen..Sabah altıda sel basmış...Adamlar zaten çatıya çıkıp kendi kendilerini kurtarmışlar, sen saat dörtte gelip onları helikopterle almışsın...büyük hizmet vallaha tebrik ederim şahsen..Yerin dibine girmek için size sel falan da nafile!

"Allahın yağmurundan da mı biz sorumluyuz" diğen bir diğer partili arkadaşa, 1994’ te yağan yağmura “bu tayyip bereketi” diye selamlayanlara, bir selam da benden olsun.

Acılar üzerinden siyasi rant elde edilmeye çalışılıyormuş...Yok yaa..!!!
Ben artık ölenlere başsağlığı, kalanlara allahtan sabır dileyen bir anlayışı izlemek istemiyorum. “Dünyanın hiçbir yerinde “ diye başlayan vizyonu Edirne’ den öteye gitmemiş bir sürü zatın açıklamalarını dinlemek istemiyorum. YEMİYORUM...gerçekten YEMİYORUM...

Doğal afetler ve felaketler, herşeyde olduğu gibi yoksulu vuruyor..
Ve insanoğlu aslında bir gün kimin oralarda olacağını da bilemiyor. Hayat bu...Belli mi?
Onlar cumhurbaşkanı resepsiyonuna katılamıyorlar, başbakanın yemeğinde de yoklar. Bellerine ceket bağlayıp ilk afette yıkılacak evleri için göbek te atamıyorlar, osiyad, busiyad ve şusiyad masalarında kendi firmaları için kdv indirimleri ya da birtakım imtiyazlar isteyemiyorlar.
Yapabildikleri tek şey yerel belediye başkanlıklarının bekleme salonlarındaki soluk tekdüze kahverengi koltuklarında akşama kadar dertlerini anlatabilmek için beklemek, ve akşama derdini anlatamadan geri dönmek.

Ama enteresan bir anektod! Basından pek çok arkadaşım, her gün geçtikleri yoldan bu sabah bir saat daha erken geçselerdi, bugün daha da farklı bir tablo çıkıyordu ortaya...
Daha mı önemli olacaktı o zaman bu mevzu sizin için Ey Aymazoğlu! ( insanoğlu yerine bulduğum yeni tabirimdir kendileri)
Yukarıdaki resmin sizi gerçekten etkilemesi için ailenizden biri ya da akraba veya tanıdık mı olması gerekiyor?
Offf. Bu akşam, sel mel pek keyifsiz ortam. Hadi biraz kafa dağıtalım değil mi..
Devam edin eller havaya; Hayaaaaatt, beni neden yorruyosssuuunn?
Not: Selden sonra mal toplamaya çalışan "yağmacılar"! Bu ayıp sizin değil...gerçekten değil...

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Benim param noolcek?



Her şey sıcak bir yaz günü, İstanbul’da restoran sahibi yakın bir dostumun son derece iyi niyetli bir ricasıyla başladı.


“Kiraz vakti” falan denir ya, Bodrum’da da satsuma zamanıydı işte.


Hani o sosyetik barlarda seksenli yıllarda votka portakal ile yola çıkılmış, zaman içinde erik, şeftali, melon, noisette’lere varmış, artık ucunu bucağını kestiremediğimiz o çılgın kokteyllerin olmazsa olmazı, meşhur yeşil Bodrum limonu (İstanbul’da “lime” adı tercih ediliyor, Bodrumlular Bodrum mandalini diyor..biliyorum, heyecana gerek yok) …


Her ne kadar kimliğimizde İstanbul yazsa da malum ek kontenjandan Bodrumluyuz ya artık, dostumun meyhanesinde likör yapılmak üzere 100 kilo satsuma gerektiği telefonu, ne mutlu ki bana açılmış.


Bir görev kadını olarak iş tanımını çok çabuk yapıverdim. Ufak bir araştırma yapılacak, uygun fiyatla satsuma bulunacak, ödemesi dostum tarafından havale ile üreticiye yapılacak, mal karşı ödemeli kargoya verilecek, oradan alınacak ve likör kısmı yani gerisine asla karışılmayacak!!!


Ne kadar kolay gözüküyor değil mi?İşte maalesef ben de sizinle aynı yanılgıdaydım…


Uzun bir araştırmadan sonra Gümüşlük’te, buranın en güvenilir, dürüst ve malı düzgün olduğu söylenen (aslında cv’sini istemeliydim ya, neye yarardı bilmem, hala kendimi suçlama psikolojisinden kurtulamadığımın da aleni beyanıdır bu ayrıca…) üreticiye ilk telefonumu açtım.


Referanslarımı saydıktan ve ufak bir pazarlıktan sonra bir fiyatta uzlaştık.


- Dayıcım, şimdi fiyat tamam, sen bana hesap numaranı ver. Arkadaşım hesabına bakiyeyi geçsin.

Sen paranı aldıktan sonra malı karşı ödemeli olarak kargoya verebilir misin?

- Veririm.. Peki benim param noolcek?

- Dayıcım çok basit, arkadaşım parayı senin hesabına geçsin, sen sonra malı kargoya ver. Sen şimdi ver bakalım hesap numaranı

- Halk Bankası…..no’lu hesap……şu isme….

- Tamam dayıcım şimdi arkadaşım netten hesabına 100 kilo parası geçecek, onu al sonra malı yolla, tamam mı?

-……………………

- Dayı orda mısın?

-…………………….

- Dayııııı?

- İyi de benim param noolcek?


Hey büyük allahım, Bodrum’un yerlisi, olmuş Yeni Türk Lirası delisi! Üstüne üstlük bu en iyisi…


Hayır başka biri olsa girmem bu işlere, dostum da ödeme ve para konularında oldukça hassas, hatta İstanbul’da personel maaşlarını bir gün geciktirmemesiyle, sürekli peşin parayla yaptığı alışverişlerle ve vadeli çalışmamasıyla nam salmış belki de İstanbul’da bunu yapan tek adam.


Öbür telefonum çaldı, dostum benden dayının hesap bilgilerini aldı ve netten parayı aktardı.


“Ödeme tamamdır” dedi ve dükkanın adresini verdi.


- Dayıcım sen yaz şimdi adres şu…telefonları da bu….Paran da bankaya yattı bile….

- Tamam da…….yazdım da……benim param noolcek?

- …………………( Bu sefer uzun sessizlik benden..)

- Bak dayı sen şimdi işi gücü bırak hemen bankaya git, paranı eline al, gerçekten sen paranı bir eline al....! Ondan sonra malı kargoya ver yoksa ben dayı katili olacağım!!!


Her nasılsa bir şekilde telefonu kapatmayı başarabildik. Telefon konuşması yapmadım; sanki üç gün üç gece tır kullandım, üstüne iki gün inşaatta çalıştım bir de üstüne pazar yerinden eve yirmi kasa karpuz taşıdım…içim geçti…uykuya daldım….


Rüyamda bir saraydayım…Prensesim….Yatağımda kırk kat yorgan döşek var…Sırtıma inceden bir sızı saplanıveriyor. Odamın kapısındaki görevliye sesleniyorum…Koşup geliyor….Aaa bir yerden tanıyorum ya nerden….Buldum…Peter Sellers…Açıyor tek tek, kırk katı…En altta yeşil bir şey…..Masalı biliyoruz ama…Bezelye değil bu….Bir bakıyorum Satsuma….


Kan ter içinde telefon sesiyle uyandım…Çok şükür rüyaymış…Telefondaki ses dostumun…


- Canıım nasılsın?

- İyiyim Behzat, ya sen?

- Hayatım sen bu adamı nerden buldun?

- Çok araştırdım şekerim, iyi yerler onunla çalışıyor, hayrola? Mal çürük falan mı geldi ( Malın hemen gelmesine imkan yok ya, uyku sersemi benim ki de soru işte!)

- Mal filan zaten gelmedi de, senin bu dayı bugün öğleden sonra bizim dükkanı aramış, ben zaten yoktum çocuklara da bilgiyi akşam verecektim. “Ben Bodrum’dan arıyorum.. Söyler misiniz benim param noolcek” diye bizim elemana bağırmaya başlamış ve ortalığı birbirine katmış….Bizim çocuklar hala şokta….?

-…………………………

- Canım….Orada mısın?

- …………………..

- Tamam da, benim asabım noolcek?( ben )


Gel zaman, git zaman, ben bu hikayeyi kaç kişiye anlattım gerçekten hatırlamıyorum.

Ama bir gün Sünger Pizza’da yemek yerken yan masadaki kalabalık grupta benim param noolcek sesleri ve gülüşmeleri ise bana, bu hikayenin kulaktan kulağa bir Bodrum Efsanesi olma yolunda ilerlediği kanaatini getirdi.


Not:Biz bırakalım bu idealist işleri.Facebook’tan sonra yılın en popüler ikici sitesi.

www.benimparamnoolcek.com …

Gerçek Türkiye’min, gerçek sitesi…

Dertli alacaklıların, sorunlarını paylaştıkları sıcak bir sanal forum…